Pages

Üşüyorum

Üşüyorum bu oda da, bu evde, bu sokakta, kısacası bu şehirde.
sen giderken, içimi ısıtan sevgini’de aldın gittin ya sevgili
ısınmadı, ısınamadı bir daha yüreğim
ıslak bir istanbul rıhtımında denizi, gemileri seyrediyorum

ve seni düşünüyorum sevgili
geminin denizde bıraktığı izler gibi
seninde hatıraların bir bir yok oluyor
bazen soruyorum kendime yolda görsem tanırmıyım acaba diye
belkide diyorum kac defa denk geldik ama tanımadık.

Sen gittin
sevgin gitti
ben üşüyorum.

İki...

Oysa ki iki dudağının arasındaydı mutluluk sevdalısının ama susmayı tercih etti leyla. Mecnun’un düğümlendi boğazında kelimeler, titredi elleri, süzüldü yanağından aşağıya göz yaşları. Ölüme mahkum olmuş idamlık gibi son arzusu düşündü, ölmeden önce.

Oturdu bir sigara yaktı, öksürdü. Oysa ki nice  masallarda prenses, nice düşler peri gibi resmetmişti kalbinine…

Rüzgar’da savrulan sigaranın külleri gibi savruluyordu benliği. Çırılçıplak kalmış hissetti, üşüdü. Sevdasının ellerinden kayıp gitmesine ses edemedi sustu, karanlık bir odaya hapsetti kendini, İçinde bulunduğu dört duvar arasında yürümeye başladı adam, dudaklarının arasında sönmüş bir sigaradan geriye kalanla, nefes alamadığını fark ettiğinde şafak yeni yeni ağarıyordu sigarasına uzandı, sensiz ilk sabahım diye mırıldandı, bir sigara daha yaktı…

Yalancı...

Kışın ortasında kaldım yine bir başıma! çıkışlarım tutulmuş, sözler düğümlenir olmuş boğazımda, haykırışlarım duyulmamış gecenin ayazında. Düşler sahnesinde oyunmuş oynadığım, Yaşanmışlıkların üzerine çekilen çizgi olmuş sözlerim… Yalancı rüzgarlara kapılmış benliğim, sahipsiz kalmış sevdam… Yâr’in gözlerinde gördüğüm düş olmuş; Aşkım.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Dünya...

Oyun saha’mya dünya oynuyorum işte içimden geldiği gibi…
Bazıları kızıyor bana, kim ne derse desin arkadaş! ben bildiğimi okurum ve hatalar yaparım kiminin telafisi olmaz, kimini ise telafi etmek istemem, Üç günlük dünya der geçerim.
Dün, bugün, yarın…

Dün’e bakarım neler yapmışım diye…
Bugün’ü yaşarım, yarının ne getireceği düşüncesi ile…
Yarın! büyük bir soru işareti olur hep önümde, acaba bana bir süpriz yapacak mı diye….
Bazı insanlar acır halime… Bazıları hak verir… Bazıları ise güler. İşte bu derim; tebessüm insanların yüzlerinde olması gerektiği gibi…

Aşklar yaşarım kendi halimde, bazen bir olur bazen beş ama sevdalım bir’dir olması gerektiği gibi…
Hayallerimin peşinden koşarım düşünmeden, özgürce hoyratca savrulur benliğim olması gerektiği gibi…
Düşler kurarım periler ülkesinde prens rol’ünde, masallararası maceralar kovalarım, tek gözlü canavar peşinde…

Açarım gözlerimi, yaşamın kenarında, olması gerektiği gibi…

Bir birinden farksız geceler...

Dün gibi, bugün de, yarın da aynı olacak…
Radyoda çalıyor “Yalı Çapkını” sanki sitem edercesine.
Ben ise seni düşünüyorum yine, her gece olduğu gibi, sitem eder gibi…

Derinlerde...


İnsan yüreğinin derinliklerinde saklıyor bazı şeyleri, işin kötü tarafı kendisi seçiyor saklanması istediklerini, bilinç’i tersini söylesede, bilinç altı söyleneni yapmıyor, yapamıyor…
Bu yüzdendir aslında acı çekişlerim, binlerce kez kendime küfredişlerim…
Bir çok kez söyledim kendime bazen inandım bazen inanmayı reddettim. Sessiz haykırışlarda boğuldu benliğim, bozduğum binlerce yeminde saklı geçmişim…
Şimdi avuçlarımda kalbim, diz çökmüşüm toprağa…

Bir şarkı : http://fizy.com/s/1ajcyr

Düşünceler... Düşünceler, düşünceler...


Düşünceler… Düşünceler, düşünceler..
Bir biri içinde kaybolmuş düşünceler, her biri çıkmaz sokaklarla son buluyor.
Bazen bir çıkış yolu buluyor gibiyim, sonra bir bakıyorum her yer dört duvar her yer kapkaranlık. Ara sıra, bir ışık çalıyor gözlerimi koşuyorum ona doğru, ben koştukça azalıyor sanki. Hayır diyorum kendi kendime hayır! bu basit bir oyun, aklının sana oynadığı. Gözlerimi kapatıyorum, açtığımda bambaşka bir dünyadayım, bakıyorum sol yanım acıyor, sol yanım kanıyor! korku ile kapatıyorum tekrardan bu sefer uçsuz bucaksız bir çayırdayım, havada sadece rüzgarın sesi var, o rüzgar ki bazen fırtına getiriyor bazen yağmur. Güçlü olmalıyım diyorum kendime güçlü! ama nasıl?

Ahh işte binbir kere başladığım noktaya yine geri döndüm. Yine elimde Bir biri içinde kaybolmuş düşünceler silsilesi var.

İki yol...

Bekledim seni, bu ıssız şehirde…
Yağmur yağıyor ıslanıyorum,  göz yaşlarımla yağmura karışıyor içimdeki sen…
Damla damla yok oluyorsun…
Ve damla damla yanaklarımda süzülüyor bir aşkın izi…
Toprağa…

Şimdi iki yol var önümde…
Yürüyorum sensiz… Bir umut ile…
Bir yanım eksik… Bir yanım yarım… Bir yanım üşüyor…
Yolun sonunda sen mi varsın?… Yoksa Ölüm mü?…
Yürüyorum bir başıma, uçurum kenarlarında…
Yolun sonunda sen yoksan… Hoş geldin ölüm bana…

Derdim geçmişle değil...

Can’ı-cazım, bulutlu bugün gök yüzü, hasret bırakıldım, bir sıcak gülüşe, bir dokunuşa, bir söze.
Yalanlar sardı her bir tarafımı, kabullenemedim, sebeb aradım neden diye…  Bulamadım.

Kayboldum olayların içinde.
Nerde yanlış yaptım diye. Sorular sordum, cevapları havada kaldı. Susmayı tercih etti birisi, söylemedi.

Ben...

Hep sana mı bakıyorum, yoksa sen hep baktığım yerdemisin…